Takım Tezgahları ve Üretim Teknolojileri Dergisi
SEKTÖRÜN GÜÇLÜ BİRLİKTELİĞİ

  • EURO 
  • DOLAR 
  • İstanbul : °C

Nesillere örnek olan bir sanayici: Yusuf Böyet

Akım Metal’in kurucusu Yusuf Böyet’in hikayesi tepeden tırnağa azmin, kararlılığın ve üretim sevgisinin öyküsü. Dinlerken keyif veren, insanı alıp sanayinin eski günlerine götüren öyküsünü bu kez TT Magazin için anlattı. 

Mesleğe nasıl atıldınız? 

1951 yılında Konya’nın yerlisi olan bir ailenin beş kardeşten ikincisi olarak dünyaya gelmişim. Babam esnaftı. İlkokulu bitirince sanatkar olmam için çaba harcarken çevrenin baskısıyla ortaokula başladım. Bir yıl okudum, daha sonra okuldan ayrıldım. Tornacı ustası olacaktım. Konya’da toplam üç atölye vardı, ama çırak ihtiyacı yoktu. İki yıl bekledikten sonra bir fabrikanın tam teşekküllü bakım atölyesinde işe başladım. Ustamın mesleki bilgisi mükemmeldi. Üç buçuk yıl çıraklığım devam etti. Makine kullanımından tornacılığa ne kadar teknik detay varsa bana öğretti. Bu arada Konya Meslek Sanat Okulu gece kursları vardı, günün ihtiyacı olan frezecilik, teknik resim ve tornacılıkla ilgili eğitim aldım, hatta kursta dönem birincisi gelerek kol saatiyle ödüllendirildim.

İstanbul’a yolunuz nasıl düştü?

1968’de babamın işleri bozulmuştu ve İstanbul’a göç ettik. İki ay iş aradım, sonrasında bir atölyede iş buldum. O iki aylık süre beni oldukça üzmüştü, çünkü mesleğimi çok seviyordum. İşe başladım, birinci hafta sonunda performansım ve oluşturduğum güven sayesinde işyerinin anahtarını bana verdiler. Gelip gitme saatlerine çok dikkat ediyordum. Bir ay sonunda iş yeri sahibi beni çağırdı, haftalığıma zam yaparak “atölyedeki kasa olup ihtiyaçları alacaksın ve yedi kişiden sorumlu ustabaşı olacaksın” dedi. Bu beni son derece mutlu etti. Daha dikkatli olmamı gerektirdi. Tabii burada rahmetli babamın neden iyi bir ustayla işe başlamam gerektiği ısrarını çok iyi anlamıştım. Üç buçuk yıl çalışma sonrası askere gittim. Asker dönüşü babam “Yusuf, artık kendi atölyemizi kuracağız” dedi. Yıl 1974’tü ve kardeşim Mustafa ile ilk torna tezgahını nasıl alacağımızı araştırdık, peşin ödemesi olan 25,000 TL’yi bulmak için kerestecilerin kullandığı testere makinasından beş adet imal etmeye başladık. Kısa sürede bitirirken, müşterilerini de bulduk ve torna tezgahının peşinat parasını tamamlayıp ilk Tos torna tezgahına sıraya girdik. Dört ay sıra vardı. Tezgahın teslimine iki ay vardı, eski patronum elinde bir iş parçasıyla çıktı geldi. “Yusuf, ayda bundan şu kadar adet lazım… Bu adedi yaparsanız tezgahının borcunu düşünme eksiğin kalırsa biz tamamlarız dedi ve söylediği gibi makinemiz geldi. Biz işe başladık. Çevremiz bizi çok seviyordu, niçin? Çünkü hayatımda kendimle hep samimi oldum, rahmetli babam, kardeşim Mustafa ile bana hep “sözünüzde durup dürüst olacaksınız, yapamayacağınız işi peşinen söyleyeceksiniz ve yaptığınız işi kaliteli ve zamanında yapıp müşteri memnuniyetini sağlayacaksınız” diye tembihlerdi.

İşleriniz nasıl devam etti? 

Torna tezgahı geleli üç ay olmuştu. Yeni işler de geliyordu ama yoğunluktan yapamıyorduk. Bir taraftan da “Yaptığımız işi daha kaliteli ve hızlı nasıl yapabiliriz” diye düşünürken, işte o zaman yakın zamanda rahmetli olan aile dostumuz Mustafa Amca bizimle istişare edip iki adet metot revolver tezgahının parasını vererek satın aldı. “Alın çocuklar, çalışın. Sonra bana borcunuzu ödersiniz” dedi. Bununla da kalmadı. Her gün yaptığımız işi ilerletmeye çalışırken bir gün kendisinden malzeme almaya gittim. “Niye 100 Kg alıyorsun, 1 ton al. Sonra parasını ödersin” dedi. Ben de “Abi benim bu kadar gücüm var, size mahcup olmak istemem” diyerek döndüm. Benden sonra baktım ki, bir ton arabaya yükleyip göndermiş.

Burada şunu söylemeliyim: Eğer başarılı bir işadamı olmak istiyorsanız işinizi seveceksiniz ve güven ortamını sağlayacaksınız. Kimde? Müşteride, çalışan işçinin hakkında, makina satıcısında, hırdavatçıda ve malzemecide. O zaman işinize daha rahat odaklanıyorsunuz ve sonuç anlattığım gibi oluyor. Kendinizle samimi olacaksınız.

İkinci kuşak üretime nasıl dahil oldu? 

Mesleğimin güzelliği her gün daha çok araştırma yapma arzusu doğuruyordu bende, çünkü “geri kalmış bir Türkiye” sözünü kabullenemiyordum. Onun için yurt içi ve yurt dışı fuarlarını sürekli takip etmeye çalıştım. Fuarları gezerken “En büyük rakibimiz her gün daha iyiye ulaşırken, bu iş dünyada nasıl yapılıyorsa öğrenip biz de Türkiye’de yapmalıyız” dedim. İlk işim eksiğimiz olan uluslararası tecrübe ve bunun için de önce yabancı dil konusuna odaklanmaktı. İşte burada çocuklarımızın eğitimleri dünya kalitesinde olmalıydı. Sırasıyla çocuklarımız da bu yarışa dahil oldu. İlk tecrübe Ali Fazıl (Böyet) yüksek mühendisliğini Amerika’da tamamlayıp iki yıl iş tecrübesi için uluslararası bir firmada çalışıp işimize geri döndü. Abdullah (Böyet) Kore ve Tayvan’da stajlarını tamamladı. Sefa (Böyet) üç yıl Çin’de kalarak İşletme yüksek lisansını tamamladı. Üçü de tahsili bitip firmaya dönünce birer yetişmiş yönetici yanında yardımcı olarak çalışmaya başladı. Tecrübe ve performansa göre yetkilendirilerek görev üstlendiler. Örnek Romanya’daki tesisimizi toprak alımından üretim takibine kadar Ali Fazıl’ın sorumluluğunda… Fabrika, yaklaşık altı aydır üretimde. Bizde “patron çocuğu” diye bir ayrım yok ve hatta bir çalışandan daha fazla mesaide kalır. Babam bizlerden ne istediyse o kültürle yetişen çocuklarımızın işletmeye adaptasyonları zor olmadı.

Azimle dolu bir geçmişiniz var, zaman zaman hayıflandığınız oldu mu? 

İhracatımızla birlikte müşterilere Türkiye’yi en iyi şekilde tanıtabilmeyi kendimize bir görev biliyoruz. Bir gün makina aldığımız bir firma elinde bir proje ile geldi, benim yabancı dilim olmadığı için çocuklarından biri yardım etti. Adam 850 bin metrekare arazi almış, fabrikanın projesini çizdirmiş. “Ben bunu yaptıracağım, yardımını bekliyorum” dedi. Projeyi açıp üzerinde çalıştık ve son olarak fabrikanın  açılışında konuşma yapmam için benden söz alıp gitti. Açılış günü yaklaşınca protokolden yer ayırtıp bizi davet etti ve benden açılıştaki konuşma metnimi istedi. 

O gün geldiğinde sahnenin iki yanında birer dev ekran; konuşmam İngilizce ve Korece tercüme ediliyordu. Üst düzey misafirler ve müşteriler, ben konuşmaya başlayınca ayakta dinlemeye başladılar. Konuşma sonunda Türk ve Güney Kore bayrağından oluşan flamayı, fabrika sahibini çağırarak verdim. Ben de onların firma flamalarını alarak bizi dinleyenleri selamladık. O an benim için çok duygusaldır. Bizim ekip sevinçten ağlıyordu. İlginçtir, onları gören bazı Koreliler de ağlıyordu. İşte sevgi ve özgüven insanı buralara getiriyor, tabii bizi orada gören Taylandlı bir müşteri, ertesi gün benimle kahvaltı yapmak istedi. Başladı konuşmaya... Ben de “No İngilizce” deyince morali bozuldu, gidip fabrika sahibini bulup getirdi. Ona beni göstererek “Çok güzel bir diyalog olacak ama konuşamıyoruz” diye üzüntülerini belirtti. Burada şunu söylemeliyim: Biz Türkler çok başarılıyız ama yabancı lisanımız olmadığı için yeteneklerimizi doğru kullanamıyoruz. İyi bir sanayici en azından bir yabancı dil bilmeli diyorum. Çünkü geldiğimiz zamanda görülüyor ki sanayi ve üretim, bu ülkenin nefes alabilmesi için en çok üzerinde durmamız gereken konudur.

Şimdilerde ne yapıyorsunuz? 

Şimdi rahatsızlığım nedeniyle ayrı kaldığım işimin özlemini çekerken evde istirahat ediyorum. Bu arada tedaviye destek amaçlı düzenli spor yapıyor, bahçe işleri ile uğraşıyorum. Özellikle çok çeşitli kaktüsler yetiştiriyorum. Küçük ahşap ürünleri hobi amaçlı kendi imkanlarımla üretiyorum. Rahatsızlığım tedaviyle iyi bir noktaya geldi ve yakın zamanda fabrikalarımıza ziyaretlerle işime tekrar başlayacağım, en azından çalışanlarımız ve müşterilerimizle hasreti gidermiş olacağım.

 

 

İlgili Fotoğraflar

12 Ağustos 2020 Çarşamba